1)
Bir ülkenin kendi halkı tarafından nasıl esir alınabileceğini, sefaletin, cefanın ve umutsuzluğun anlamını nasıl kader’e bıraktığını Arnavutluk sokaklarındaki gülen gözlerden ve sıvasız evlerden rahatlıkla anlayabiliyor insan…
Yıllar yılı, hane başına haftada yarım kilo beyaz peynire, 1 litre süte, eski bir bisiklete ve bitmeyen diktatörlüğe boyun eğmiş bu halkın, içinde “demokrasi” geçen sözlükler kurabilmesinin dayanılmaz hazzını da yine gülen gözlerden okuyabiliyorsunuz.
Müteahhitleri Türk, oto tüccarları Alman, giydikleri, yedikleri içtikleri İtalyan olan Arnavut halkının her şeye rağmen geleceğe umutla bakmasını da gıpta ile izliyorsunuz Tiran sokaklarında. İtalyanca bilmeyen neredeyse yok. Yıllarca İtalyan sömürgesinde hayat sürmüşler. Şehrin her yerinde bu izlere rastlamak mümkün.
Arnavutluk’un 3,5 milyon nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan Tiran kenti sokaklarında gezenler, şehrin meydanında trafik ışıklarının altında kullanılmış eşya yada yaşlı teyzelerin evlerinde örüp getirdiklerini satmalarını ilk bakışta yadırgıyor. Bir süre sonra ikinci el çorap satanlardan, tane ile sigara satanlara, 50 Euro’ya kafese koyduğu kartalı elinden çıkarmaya çalışandan camında 2.000 Euro yazan Mercedes’e uzanan bu ilginç macera içine çekiyor insanı.
Trafik lambalarının altında kafese koyduğu kartalı satmaya çalışırken sanki tiryakinin son sigarsıymış gibi dumanını keyifle savuran yaşlı amcaya yaklaşıyorum çekinerek. Yanımdaki arkadaşıma Arnavutça fiyatını sormasını söylüyorum. Eski kafesinde halinden memnun, önüne atılan güvercini keyifle yiyen kartalın ederinin 100 TL olduğunu duyunca içimden alıp salmak geliyor.
DEVAMI VAR...